Hizmet tespiti, ücret tediye bordroları, Vekalet Ücreti
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2010/10-742
KARAR NO : 2011/64
 
               www.neohukuk.net

Taraflar arasındaki “hizmet tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 14.11.2007 gün ve 2005/739 E., 2007/1283 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 02.06.2009 gün ve 2008/6525 E., 2009/10050 K. sayılı ilamı ile;
(“…1-Davacının, davalı işverene ait işyerindeki çalışmaları, 01.08.1995-12.05.2000 tarihleri arasındaki dönemi kapsar biçimde ve eksiksiz olarak davalı Kuruma bildirilmiş olup; davalı Kurum tarafından gönderilerek dosya içeriğine katılan 1996/1 dönem bordrosu ile davalı işveren tarafından sunulan ve Kuruma 30.05.1996 tarihinde intikal ettiği anlaşılan 1996/1 dönem bordrosu içeriğinde, davacının 1996/1 dönemde de 120 günlük çalışmasının Kuruma bildirildiğinin anlaşılmasına karşın; bildirimi yapılan sürenin yeniden tespitinde davacının hukuki yararının bulunmadığı yönü gözetilmeksizin, davacının 1996/1 dönem çalışmalarının kuruma bildirilmemiş olduğu gerekçesiyle tespitine karar verilmesi;
2-Dosyaya sunulan ücret tediye bordroları, Kuruma bildirilen ücret düzeyi üzerinden düzenlenip davacının imzasını içerdiği halde; banka ekstresinde yer alan maaş ibareli miktarlar esas alınarak, davacının 2000 yılı Şubat, Mart, Nisan, Mayıs ayları net ücretinin 250,00 TL olduğunun tespitine karar verilmiştir.
İmzalı ücret tediye bordroları ile banka ekstresi arasındaki çelişki üzerinde durularak; davalı işverenin banka hesabına yatan miktar içerisinde iş avanslarının da bulunduğu, bu nedenle banka ekstresindeki değerlerin ücret olarak nitelenemeyeceği yönündeki itirazıyla ekstrede maaş adı altındaki farklı aylara ilişkin ödemeler arasındaki çelişki de gözetilip; davacı tarafından açılan işçilik haklarına ilişkin davanın akıbeti araştırılıp anılan dosya içeriği ve işyeri kayıtları ile sunulan imzalı belgelerin bağlayıcılık değeri yönünden inceleme yapılarak, davacının sigorta primi ödemesine esas gerçek ücretinin yöntemince belirlenmesi gereği üzerinde durulmamış olması;
3-Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 28.05.2008 gün ve 10-370/410 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “Yargılama giderleri Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 423. maddesinde sayılarak, 6. bendinde vekâlet ücretine de yer verilmiştir.
29.05.1957 gün ve 4/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, karşı tarafa yüklenmesi gereken ve yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretine, diğer yargılama giderlerinde olduğu gibi mahkemece kendiliğinden (resen) hükmedilmesi gerekir.
Kural olarak yargılama giderleri, davada haksız çıkan, aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HUMK m. 417/I c.1). Bir davada her iki taraf da kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini haklı çıkma oranına göre taraflar arasında paylaştırır (HUMK m. 417/ I c.2).
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 417. maddesinde tarafların kusuru değil, davada haklı çıkma oranları göz önünde tutulmuştur.
Yargılama giderlerinin davada haksız çıkmış olan tarafa yükletilmesine ilişkin açıklanan ana kuralın bazı istisnaları vardır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 417. maddesinin birinci fıkrasında “kanunen musarrah olan hallerden maadasında” (kanunen açıkça belirtilmiş haller dışında) deyimi ile bu istisnalar kastedilmektedir.
Buna göre; davalı, ilk oturumda davayı kabul ederse ve hal ve durumu ile kendisi aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermemiş ise yargılama giderlerine mahkûm edilemez (HUMK m. 94/II). Yine, davada haklı çıkmış olan taraf, bilerek ve isteyerek davayı uzatırsa veya gereksiz masraf yaparsa ya da elinde bulunup da hükme etkisi olan belgeleri zamanında karşı tarafa bildirmezse, davayı kazanmış olmasına rağmen yargılama giderlerinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir (HUMK m. 418).
Sigortalılık süresinin tespitine yönelik davaların taraf ve niteliğinden hareket edilerek, kısmen haklı çıkma durumunda dahi yargılama giderlerinin tümünden davalının sorumlu tutulması gerektiği, reddedilen süreler yönünden davalı yararına vekalet ücretine hükmedilmeyeceğine yönelik olarak yasalarda özel bir düzenleme öngörülmemiştir.
O halde; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 94 ve 418. maddelerinde öngörüldüğü gibi özel bir sebep bulunmayan hallerde, yargılama giderlerinin davada haksız çıkan tarafa yükletilmesi, taraflar kısmen haklı çıkarsa, haklı çıktıkları oranda paylaştırılması yasa gereğidir.
Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.03.2006 gün ve 2006/1-163 Esas, 2006/76 sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir.
Davada, kısmen kabule karar verildiğine ve yukarıda açıklanan genel kuralın aksine, HUMK 94 ve 418.maddelerinde öngörüldüğü gibi özel bir sebep de bulunmadığına göre, tarafların haklı çıktıkları oranda yargılama giderlerinin paylaştırılarak,” kısmi redden dolayı davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gereğinin gözetilmemiş olması; ayrıca davalı işveren şirket unvanının karar başlığına yanlış yazılması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, taraflar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda kısmen direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Davacı, davalıya ait işyerinde 01.12.1992-09.05.2000 tarihleri arasında hizmet akdine dayalı olarak kesintisiz çalıştığının ve 2000 yılı aylık ücretinin net 250 TL olduğunun tespitini talep etmiştir.
Davalı Kurum vekili, tarafı olmadıkları işçilik alacakları davasının delil niteliğinde olmadığı, çalışmanın kanıtlanması gerektiğini; davalı şirket vekili ise, davacının sigorta primlerinin tam yatırıldığını, asgari ücret aldığına dair ücret bordrolarının imzalı olduğunu, belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.
Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, yerel mahkemece bozma ilamının (2) numaralı bendine karşı ilk gerekçesinde de belirttiği gibi; bankaya maaş adı ile yatırılan 250 TL’lik ödemelerin avans olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, banka kayıtlarının esas alınmasının hayatın olağan gerçeklerine uygun olduğu gerekçesiyle kısmen direnme kararı verilmiştir.
Kararı taraf vekilleri temyiz etmiştir.
I-Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının sigorta primine esas ücretinin belirlenmesine ilişkin olarak yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7.maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 79/10. maddesidir. Anılan maddede “yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır.” hükmü yer almaktadır.
Bilindiği üzere davacı hizmet tespiti davasında belli bir dönemdeki çalışmalarının tespitini ister. Bu istek, dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da 506 Sayılı Kanunun 79/10. maddesinde de açıkça belirtildiği üzere prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içerir. Mahkeme ilamı işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme de dava sonunda vereceği kararda, tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 Sayılı Kanunun 77. maddesine göre hesaplanacak olan ‘o dönemdeki’ bir günlük ücreti belirtecektir.
506 Sayılı Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez. Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur.
Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu kapsamda hizmet tespitine yönelik davalarda davacı işçinin çalışmasının gerçekliği, işin ve işyerinin kapsam ve niteliği dikkate alınarak, ücretinin ve davalı Sosyal Güvenlik Kurumu’na (Devredilen SSK) davalı işveren tarafından ödenen ve ödenmesi gereken primlerin miktarının belirlenebilmesi amacıyla, prime esas kazancın tespitinde, gerçek ücretin esas alınması koşuldur.
Davanın niteliği gereği, çalışma olgusunun her türlü delille ispatlanabilmesine karşılık ücretin ispatında bu denli bir serbestlik söz konusu değildir. Çalışma olgusunun her türlü delille kanıtlanması olanağı bulunmakla birlikte; Hukuk Genel Kurulu’nun 2005/21-409 E., 2005/413 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288. maddesindeki yazılı sınırları aşan ücret alma iddialarının yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunmaktadır.
Ücret miktarı HUMK 288.maddesinde belirtilen sınırları aşıyorsa, tespiti gereken gerçek ücretin; hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle ispatı mümkündür.
Yazılı delille ispat sınırın altında kalan miktar için tanık dinletilebilir. Tespiti istenen miktar sınırı aşıyor olsa bile varlığı iddia edilen çalışmanın öncesine ve sonrasına ait yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belgeler bulunuyorsa tanık dinletilmesi mümkündür (HUMK m. 292).
506 Sayılı Kanunun 78.maddesinde prime esas günlük kazançların alt ve üst sınırlarının ne olacağı gösterilmiştir. Günlük kazancın alt sınırı HUMK’nun 288. maddesinde belirtilen sınırı aşıyorsa ücretin yazılı delille saptanması gereğinin pratikte bir önemi kalmayacaktır. Zira 506 Sayılı Kanunun 78. maddesine göre, “....günlük kazançları alt sınırın altında olan sigortalılar ile ücretsiz çalışan sigortalıların günlük kazançları alt sınır üzerinden hesaplanır”. Ücretin alt sınırla tespit edilen miktardan fazla olması halinde ise günlük kazancın hesaplanmasında asgari ücret esas alınır.
Somut uyuşmazlıkta; davacı 2000 yılı aylık ücretinin 250 TL olduğunun tespitini talep etmiş, yerel mahkemece banka kayıtları esas alınarak talebin kabulüne karar verilmiştir.
Ne var ki dosyada mevcut banka kayıtlarının incelenmesinde davacıya maaş adı altında farklı miktarlarda ödeme yapıldığı görülmektedir. Davacıya yapılan ödemeler arasındaki miktar farklılığının nedeni ile ödemelerin ne kadarının ücretine karşılık ne kadarının ise yaptığı işin gereği olan avans ödemelerine ait olduğu hususları açıklığa kavuşturulmadan, sadece 250 TL’lik ödemelerin hükme esas alınması isabetsizdir.
O halde yerel mahkemece; davalı şirketin giderleri ile ödemelerini gösteren defter ve kayıtları ile banka kayıtları üzerinde inceleme yapılarak davacıya 1999 ve 2000 yıllarında yapılan her bir ödemenin işveren kayıtlarındaki karşılığı tespit edilmeli, diğer bir anlatımla banka kayıtlarında görülen ödemelerin ücrete mi yoksa avansa mı ilişkin olduğu belirlenmelidir.
Öte yandan davacı imzasını taşıyan belgelerde yer alan imzaların davacıya aidiyeti ile davacı yönünden bağlayıcılık değeri de araştırılarak, işçilik alacakları davasında verilen karar da irdelenmek suretiyle toplanacak delillerin ve yukarıda belirtilen ilkelerin ışığında varılacak sonuca göre bir karar verilmelidir.
Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda kısmen direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle yerel mahkeme kararının direnmeye ilişkin kısmı bozulmalıdır.
II-Temyize konu bozma ilamının (1) ve (3) numaralı bentlerinde işaret edilen “Kuruma bildirilmiş sürelerin yeniden tespitinde hukuki yarar olmadığı ve davanın kısmen kabulü nedeniyle yargılama giderlerinin tarafların haklı çıktığı oranda paylaştırılması gereğine” işaret eden bozma nedenlerine uyularak bozma doğrultusunda karar verilmiştir.
Hal böyle olunca, bozma kararına uyularak oluşturulan yeni hüküm Özel Daire’since incelenmediğinden, bu yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daire’ye gönderilmelidir.
S O N U Ç : 1-(I) Numaralı bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin direnme kararına yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının davacı ve davalılar Ünallar Gümrük Müşavirliğine geri verilmesine,
2-(II) Numaralı bentte açıklanan gerekçelerle uyulan kısım yönünden taraf vekillerinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
06.04.2011 gününde oybirliği ile karar verildi