AVUKATIN GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMASI HAKSIZ HACİZ TAZMİNAT TALEBİ ZAMANAŞIMI

C.
Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu


Tarih 09.10.2013
Esas No 2013/
Karar No 2013/

HAKSIZ HACİZ NEDENİYLE TAZMİNAT AVUKATIN GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMASI CEZA DAVASINA MÜDAHALE TALEBİ ŞAHSİ HAK TALEBİ ZAMANAŞIMI

İçerik

DAVA : Taraflar arasındaki “haksız haciz nedeniyle maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bandırma 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabul ve kısmen reddine 17.09.2009 gün ve E:45, K:192 sayılı kararın incelenmesi davalı İ. tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nin 25.05.2011 gün ve 2010/5806-2011/5880 sayılı ilamı ile;

( ... Dava, haksız haciz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı tarafından temyiz olunmuştur.

Avukat olan davalının, 13.05.2002 günü gerçekleşen dava konusu haksız haciz nedeniyle yargılanıp cezalandırılmasına ilişkin ceza mahkemesi kararı 20.01.2009 günü kesinleşmiştir.
 

Borçlar Yasası'nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu ( uzamış ) ceza zamanaşımı süresidir. Olay gününde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasası'nda düzenlenmiş olan görevi savsama suçuna ilişkin ceza zamanaşımı süresi, aynı Yasa'nın 102/4 maddesi uyarınca 5 yıl olup eldeki davanın açıldığı 09.03.2009 gününde bu süre geçmiştir.

Diğer yandan, 5 yıllık zamanaşımı süresi geçse bile, davacının ceza davası devam ettiği sürece, ceza davasına katılarak kişisel hak isteme hakkı varsa da bu süre, ceza mahkemesince verilen cezalandırma kararı ile sona ermiştir.

Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davalının süresinde ileri sürdüğü zamanaşımı savunması kabul edilip zamanaşımı nedeniyle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle davalının sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir... ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, haksız haciz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar dava dilekçesinde özetle, müvekkilinin ölmesine rağmen davalı avukatın haksız icra takibi ve bu takipte evinde eşi de olduğu bir sırada haciz yaptırdığını, ayrıca fazladan tahsilat yapıldığını ileri sürerek, fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere, 1.000 TL maddi ve her iki davacı için toplam 10.000 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Yerel Mahkemece, “davanın açıldığı tarihte henüz ceza davası zamanaşımı süresi dolmadığından davalının bu yönde ileri sürdüğü zamanaşımı definin kabul görmediği ve maddi tazminat talebinin sabit olmadığı” gerekçesiyle maddi tazminat talebinin reddine, manevi tazminat talebinin kısmen kabulüyle her iki davacı için 6.000 TL'nın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Karar davalı asilin temyizi üzerine, Özel Daire'ce yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuş; yerel mahkemece, manevi tazminat yönüyle önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize, davalı asil getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelen uyuşmazlık; davalı hakkında ceza mahkemesinde açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar verilmesi, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 231.maddesi hükmü de dikkate alındığında, davalı hakkındaki ceza davasının derdest mi yoksa kesinleşmiş mi kabul edileceği; buradan varılacak sonuca göre de, dava zamanaşımı süresinin dolup dolmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Görülmekte olan davanın hukuksal dayanağı haksız fiildir.

Bu nedenle, haksız fiil ve zamanaşımı kavramları ile bu hukuki müesseselerin kanuni düzenlemeleri üzerinde durulmasında yarar vardır.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu ( BK )'nun “haksız işlemlerden doğan borçlar”ı düzenleyen 41.maddesinde haksız fiil; “Gerek kasten, gerek ihmal ve kayıtsızlık yahut tedbirsizlik ile haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur’’ şeklinde tanımlanmıştır.

Buna göre, haksız fiil; hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir.

Haksız fiilden söz edilebilmesi için, şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalıdır. İkinci unsur, fiili işleyenin kusurudur. Üçüncü olarak, kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalıdır. Nihayet, doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda, haksız fiilin varlığından söz edilemez.

Öte yandan, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

818 sayılı Borçlar Kanunu ( BK )' nun 125-140'ncı maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç ( Obligatio naturalis ) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir ( HGK’nun 05.05.2010 gün ve E:2010/8-231, K:255 sayılı ilamı ).

İşte, zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i olup; usul hukuku anlamında ise, bir savunma aracıdır ( Kuru, Baki:Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:IV, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761;Von Tuhr. A.:Borçlar Hukuku ( C.Edege Çevirisi ), Ankara 1983, Cilt:1-2, s.688 vd.;Canbolat, Ferhatef’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleri Sürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt:III, Sayı:1, Kayseri 2008, s.255 vd.; HGK’nun 06.04.2011 gün ve E:2010/9-629, K:2011/70 sayılı ilamı ).

Haksız fiillerde zamanaşımı ise, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60.maddesinde ayrıca düzenlenmiştir.

Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarar ve failine ıttılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren 10 sene mürurundan sonra istima olunmaz.” denildikten sonra; aynı maddenin ikinci fıkrasında, ceza dava zamanaşımına yollamada bulunularak; “Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha da uzun müruruzamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik edilir.” hükmü getirilmiştir.

Madde metninden açıkça anlaşılacağı üzere, haksız fiillere uygulanacak üç ayrı zamanaşımı süresi belirlenmiştir.

Bunlar, zarar görenin ‘zarar’ı ve ‘fail’i öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayacak olan 1 yıllık kısa süreli zamanaşımı; fiilin ‘vukuundan’ itibaren işleyecek 10 yıllık kesin süreli zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu durumlarda uygulanacak olan uzamış ( ceza davası ) zamanaşımı süreleridir.

BK'nun 60.maddesinin 1.fıkrasına göre, haksız fiil nedeniyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesinden itibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olan zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmaz. Zarar ve sorumludan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. Eğer zarara uğrayan tüzel kişi ise, dava açmaya yetkili organın öğrenmesi dikkate alınır.

Bir yıllık sürenin başlaması için zarar görenin, zarar ile birlikte tazmin borçlusunu da öğrenmiş olması gerekir. Kusur sorumluluğunda fail, kusursuz sorumlulukta kanunen sorumlu görülen kişinin öğrenilmesi gerekir.

BK'nun, m.60/2. fıkrasında düzenlenen ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için öncelikle; zarar veren eylemin Ceza Kanunu ya da ceza hükmü taşıyan özel kanunda suç olarak düzenlenmiş olması gereklidir.

Özel kanunlarda haksız eylem için başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça, haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda BK'nun 60. maddesinde öngörülen zamanaşımı uygulanmak gerekir.

Öğretide ve yargısal inançlarda, BK’nun m.60/2’deki hükmünün anlam ve amacı şu şekilde açıklanmaktadır:

Haksız fiillerin bir kısmı, sadece özel hukuk açısından değil, ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlar bakımından da sorumluluğu gerektirir. Haksız fiilin faili, yani sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan ceza kovuşturmasına konu olabileceği sürece, zarar görenin haklarını yitirmesinin mantık dışı olacağı kuşkusuzdur.

Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlarda suç teşkil ediyorsa ve bu yasalarda, bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin edilmişse, tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur.

Bu hususa, 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulanmıştır. Zira, ceza davasının zamanaşımı "suçun türüne göre değişmekle beraber" çoğunlukla, BK'nun m.60/I'deki özel hukuk zamanaşımından daha uzundur.

O halde, fail hakkında açılmış bir ceza davası devam eder ve fakat o davaya şahsi davacı olarak zarar görenin katılma imkanı sağlanmaz ya da o uzun süreye denk olarak hukuk mahkemesinde ( hele ceza davası devam ederken ) tazminat davası açmasına izin verilmezse, denge bozulmuş olur.

Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise ve ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlarda bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, BK’nundaki 1 yıllık süreden daha kısa ise, o zaman yine BK. m. 60/I olaya uygulanacak; bu Kanunlarda tayin edilen zamanaşımı süresi BK. m. 60/I'deki süreden daha uzun ise, o zaman tayin edilen uzun süre, tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Böyle bir durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi ise, fiilin gerçekleştiği tarihe göre uygulama alanı bulacak olan mülga 765 sayılı TCK’nun 102 ( veya halen yürürlükteki 5237 sayılı TCK’nun 66. ) maddesine göre belirlenecektir.

Hemen belirtmek gerekir ki; BK. m.60/II'deki zamanaşımı, tamamen özel hukuka ait bir kurum olup, zamanaşımını durduran ve kesen nedenler yönünden ise, mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102, 104 ila 107. maddeleri değil, aksine BK'nun, 132 ila 137. maddeleri uygulama alanı bulacaktır.

Öte yandan, tazminat davalarına daha uzun süreli ceza davasına ilişkin zamanaşımının uygulanması için fail hakkında ceza davasının açılmış veya mahkumiyet kararı verilmiş bulunması gerekli değildir; sadece cezalandırılması kabil bir eylemin işlenmiş olması, bir diğer söyleyişle, haksız fiilin suç niteliğini taşıması yeterlidir. Bununla beraber hukuk hakimi, ceza tertibine ilişkin olarak ceza hakimince verilen ve suçun işlendiğini ya da işlenmediğini kesinlikle tespit eden bir hüküm varsa, bununla bağlıdır ( BK. m. 53 ).

Ancak, ceza hakimi eylemin suç olup olmadığı üzerinde durmaksızın delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı vermiş olursa, hukuk hakimi bununla bağlı olmayarak, haksız eylemin suç niteliğini taşıyıp taşımadığını araştırır. Bunun gibi ortada böyle bir hükmün bulunmaması halinde de hukuk hakimi, cezai sorumluluğu gerektiren bir eylemin işlenmiş olup olmadığını serbestçe inceleyip takdir eder ve olaya uygulanacak zamanaşımını belirler.

Bundan başka, işlenen eylemin, kovuşturulması şikayete bağlı bir suç teşkil edip etmemesi de önemli değildir. Zira bu yön, ceza davasının açılabilmesinin bir şartıdır. Bu bakımdan şikayet süresinin ( mülga TCK. m. 108 ) geçirilmesinden ötürü, ceza davasının açılamamış olması, bu davaya ilişkin zamanaşımı süresinin, tazminat davasına uygulanmasına engel değildir ( Hukuk Genel Kurulu’nun 03.06.1953 gün ve E:4/71, K:77 sayılı ilamı ).

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60.maddesinin 2.fıkrasıyla, haksız fiilin ceza kanunları gereğince müddeti daha uzun zamanaşımına tabi bir suç teşkil etmesi halinde tazminat davasının ceza davası zamanaşımına tabi olacağı ve ceza davasından önce zamanaşımına uğramayacağı yolunda sevk edilmiş olan hüküm karşısında, ceza davası devam ettiği müddetçe zarar gören ceza mahkemesinden tazminat talep edebileceğinden, haksız fiilin Devlet tarafından takibi mümkün olduğu sürece tazminat davasının açılmamasını kabul etmemek, anlamsız olacağı gibi bir çelişkiyi de ortaya çıkaracaktır.

Uzamış ceza davası zamanaşımının uygulanması için, davacıların ceza davasına katılmaları koşul değildir.

Hemen burada, mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ( TCK )'ndaki zamanaşımı düzenlemesi üzerinde durulmasında da fayda bulunmaktadır.

Mülga 765 sayılı TCK’nun 102.maddesindeki süreler, “kamu davası açma süreleri” ve 112.maddesindeki süreler, “cezaları ortadan kaldıran süreler” ( hükmedilen cezaların zamanaşımına uğrama süreleri ) idi.

Halen yürürlükte bulunan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na öncekinden farklı olarak madde başlıkları konulmuş olup, ( eski 102.maddenin karşılığı olan ) 66. maddenin başlığı “Dava zamanaşımı” ve ( eski 112.maddenin karşılığı olan ) 68.maddenin başlığı “Ceza zamanaşımı”dır.

Tazminat davalarında uygulanacak ceza davası zamanaşımı süreleri, eyleme kişileştirme sonucu verilen ceza miktarına göre değil, eylemin uyduğu maddede öngörülen cezanın yukarı haddine göre belirlenecektir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun ( YBGK ) 03.06.1942 gün ve E:1941/36, K:1942/15 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda açıklandığı üzere: “Ceza davası zamanaşımı mahkemece belirtilen ve hükmolunan ceza miktarına göre değil, mülga 765 sayılı TCK’nun 102’nci maddesinin her bendinde sıralandığı üzere cürümlerin ve kabahat eylemlerinin gerektirdiği cezalara göre hesaplanmalıdır.”

Daha açık bir anlatımla, hukuk mahkemelerinde açılacak tazminat davalarına uygulanacak ceza davası zamanaşımı süreleri, mahkemece ağırlatıcı veya hafifletici nedenler dikkate alınarak hükmedilen ( kişisel ) ceza sürelerine göre değil, mülga 765 sayılı TCK m.102’de ( 5237 sayılı yeni TKC m 66’da ) ayrı ayrı gösterilen üst ( tavan ) süreler üzerinden hesaplanacaktır.

Eski TCK’nun 102.maddesinin ilk dört bendinde cürümlere ve son iki bendinde kabahatlere ilişkin cezalar yeralmış ve kamu davasını ortadan kaldıran süreler sıra ile 20, 15, 10, 5 yıl ve 2 yıl ile 6 ay olarak belirlenmiştir.

Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu'nun 22.02.2011 gün ve E:2011/4-640, K:2012/89 sayılı ilamında da benimsenmiştir.

Öte yandan, mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ( CMUK )'nun yürürlükte olduğu dönemde ( 20.08.1929-31.05.2005 ) şahsi hak talebinde bulunmanın zamanaşımı süresi üzerindeki etkisine de değinmekte yarar vardır.

Mülga 1412 sayılı CMUK'nun 350 ila 358.maddeleri arasında “şahsi dava” düzenlenmiş; aynı Kanunun 365.maddesinde ise, kamu davasına müdahale ve şahsi hak talebinde bulunma düzenlenmişti. Buna göre, suçtan zarar gören kişi, kamu davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak talebinde bulunma imkanına sahipti.

Ne varki, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda şahsi davaya yer verilmediği gibi, ceza davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak talebinde bulunma imkanına da yer verilmemiştir. Böylece, ceza davasında şahsi hak talebinde bulunma olanağı, 01.06.2005 tarihi itibariyle ortadan kaldırılmıştır.

5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunu'nun Geçici 1. maddesinde "Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır." biçimindeki düzenlemeyle de, uygulamada ortaya çıkabilecek olası sorunlara çözüm öngörülmüştür ( Aynı yönde bakınız. Ceza Genel Kurulu'nun 24.06.2008 gün ve E:2008/1-126, K:2008/177 sayılı ilamı ).

Görüldüğü üzere, 01 Haziran 2005 tarihinden itibaren ceza mahkemelerinde açılan kamu davalarında kişisel hakka hükmedilemeyeceği gibi, bu talepler hakkında görevsizlik kararı verilmesi gerekmektedir ( Aynı yönde bakınız. Ceza Genel Kurulu'nun 27.12.2011 gün ve E:2011/3-267, K:2011/297 sayılı ilamı ).

Nihayet, kamu ( ceza ) davasının açılmış olması, bu davaya müdahale talebinde bulunulması ve hatta şahsi hak ( tazminat talebi ) saklı tutulmak suretiyle kamu davasına müdahale talebi, haksız fiilden ( suçtan ) doğan tazminat alacağı için, BK'nun 133.maddesi bakımından zamanaşımını kesen bir neden olarak kabul edilemez ( Aynı yöndeki görüş için bakınız. Baki, Kuru: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:II, İstanbul 2001, Sahife:1658 vd.; HGK'nun 11.05.1977 gün ve E:1976/4-3068, K:1977/468 sayılı ilamı ).

Yeri gelmişken hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliği ve uyuşmazlığa etkisini incelemekte yarar bulunmaktadır.

Mahkumiyet kararı bir hükümdür ve temyiz yasa yoluna tabidir. Ancak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hallerde, bu mahkumiyet hükmü açıklanmamış durumdadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ise bir hüküm değildir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, hukukumuzda ilk kez 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Yasanın 40. maddesiyle 5395 sayılı Yasanın 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da bu husus; “Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY’nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama yasasında düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini değiştirmez” denilmek suretiyle de açıkça vurgulanmıştır. ( Bkz.YCGK'nun 03.02.2009 gün ve E:2009/4-13, K:2009/12; Hukuk Genel Kurulu'nun 01.02.2012 gün ve E:2011/19-639, K:2012/30 sayılı ilamı ).

Buna göre, 1 Haziran 2005 tarihi öncesi yukarıda belirtilen 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, ceza davası devam ettiği sürece kamu davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak istenebilmesine olanak tanınmaktaydı ( Mülga 1412 sayılı CMUK m.365/2 ). Ne varki, yukarıda vurgulandığı üzere, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nunda ceza davasına katılmak suretiyle şahsi hak istenebilmesine olanak tanınmadığından, bu tarih itibariyle somut olayda 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama imkanı kalmamıştır.

Yukarıda yapılan hukuki açıklama ve saptamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesinde; davacıların ileri sürdükleri haksız fiil ( haksız haciz ) iddiasının gerçekleşme tarihi 13.05.2002'dir.

Davalı avukat, Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24.12.2008 tarih ve E:2008/255, K:2008/322 sayılı ilamıyla, haksız haciz nedeniyle avukatlık görevinin kötüye kullanılması suçundan mülga 765 sayılı TCK'nun 240/2.maddesi gereğince cezalandırılmış ve sonuçta 5271 sayılı CMK'nun 231.maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Davalı olan sanığın, anılan karara itirazı üzerine, Balıkesir 1.Ağır Ceza Mahkemesi'nin 20.01.2009 tarih ve 2009/88 değişik iş nosu ile itirazın reddine karar verilmiştir. Davacılar, 1 Haziran 2005 tarihi öncesinde anılan ceza davasına katılmışlar, ancak şahsi hak talebinde bulunmamışlardır.

Yukarıda vurgulandığı üzere, mülga 818 sayılı BK'nun 60/2.maddesi gereğince, zarara yol açan eylem, aynı zamanda suç oluşturması halinde, uygulanacak zamanaşımı süresi, o suç için öngörülen ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre, haksız eylemin gerçekleştiği 13.05.2002 tarihinde yürürlükte olan mülga 765 sayılı TCK'nun 240.maddesinde öngörülen suça ilişkin cezanın üst sınırı dikkate alındığında, aynı Kanunun 102/4.maddesi uyarınca ceza davası zamanaşımı süresi beş ( 5 ) yıldır.

Bu durumda, haksız eylemin gerçekleştiği 13.05.2002 tarihi gözetildiğinde, beş ( 5 ) yıllık dava zamanaşımı süresinin 13.05.2007 tarihinde dolduğu; buna göre, eldeki davanın ise, dava zamanaşımı süresi geçtikten sonra 09.03.2009 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

Davacılar, 1 Haziran 2005 tarihi öncesinde ceza davasına katılmış iseler de, şahsi hak talebinde bulunmadıklarından, ceza davasına müdahale talebi dava zamanaşımı süresini kesmez.

Hukuk Genel Kurulu'nda yapılan görüşmeler sırasında:kusur sorumluluğunun bir gereği olarak, haczin haksızlığının bir mahkeme kararı ile saptanmasından sonra zamanaşımı süresinin işlemeye başlayabileceği, somut olayda böyle bir mahkeme kararı bulunmadığından, zamanaşımı süresinin başlamadığı; dava hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleştiği 20.01.2009 tarihinden itibaren bir ( 1 ) yıllık süre içinde açıldığından zamanaşımı süresinin geçmediği ileri sürülmüş ise de; bu görüşler yukarıda belirtilen gerekçelerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç itibariyle, direnme kararının, yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle bozulması gerekir.

SONUÇ : Davalı İ.'in temyiz itirazlarının kabulü ile; direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440/III- ( 1 ).maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.10.2013 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

5347 sayılı Kanun’un 3. Maddesi ile değişik 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un geçici 1. Maddesindeki “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır.” hükmü uyarınca CMK yürürlüğe girdiği tarihte derdest olan ceza davalarında şahsi hak talepleri hakkında karar verileceği belirtilmiştir. Bu durumda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle 07.12.1955 tarih ve 1955/17-26 sayılı ceza davası devam ettikçe tazminat davasının zaman aşımına uğramayacağı yönündeki İBK’nın yürürlükten kaktığı yorumu kanaatimizce hukuka uygun değildir. Aksi takdirde 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren İBK’nın uygulama alanı kalmadığı anlamına gelecektir ki bu sonuç, gerek Genel Kurulun gerek hukuk dairelerin zamanaşımı ile ilgili kararları ile çelişecektir.

Somut olayda HAGB kararı verilmiş olsa bile kişinin yeni bir suç işlemesi halinde ceza davasına devam olunacağından, Geçici 1. Maddede uyarınca da CMK yürürlüğe girmeden açılmış davada, dava devam ettiği sürece zarara uğrayan her zaman ceza davasına müdahale ile kişisel hak isteyebileceğine göre, bu kişisel hakkını, yani tazminatı, ceza davasına müdahale yoluyla değil de bağımsız bir hukuk davası açmak suretiyle istemesi mümkündür. ( 4.HD.16.03.1981, E.251-K.3247 ) ( HGK.1981/6-E.791, K.174 ).

Öte yandan şahsi hak talebinde bulunan kişinin tazminat istemi hakkında ceza davası yargıcının, “müdahilin hukuk mahkemelerinde dava açmakta muhtariyetine” kararı vermesi halinde; hukuk davasının zamanaşımına uğraması nedeniyle tazminat alacaklısının, zamanaşımı müeyyidesi ile karşılaşması ciddi bir çelişki oluşturacaktır.

Kaldı ki tazminat davasının ceza davasına devam olunduğu sürece açılabilmesi yani uzatılmış zamanaşımından faydalanılması için ceza davasında kişinin şahsi hak talep etme zorunluluğu da yoktur. 4. HD.’nin ceza davasında şahsi hak talep etmeyen kişilerin de kamu davasının derdest olması nedeniyle uzamış zaman aşımından yararlanacağına ilişkin kararları mevcuttur. ( Uzamış ceza zamanaşımının uygulanması için, davacıların ceza davasına katılmaları koşul değildir. 4.HD.08.04.1999 E. 1999/1163 - K.1999/3022 ); ( Tazminat davasına ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için ceza davasına katılmanın gerektiğine ilişkin bir yasa hükmü yoktur.4.HD.16.12.2002 E.2002/9658 - K.2002/14127 )

Hükümsüz kaldığı ileri sürülen 07.12.1955 tarih ve 1955/17-26 sayılı İBK kararı uyarınca mağdurlara ek zamanaşımı verilmesinde temel espri; devletin cezalandırma hakkı devam ederken mağdurun tazminat hakkının zamanaşımına uğramasının hakkaniyete aykırı olmasıdır. Bu nedenle 5347 sayılı Kanun’un 3. Maddesi ile değişik 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un geçici 1. maddesindeki düzenleme bulunmasa dahi CMK uyarınca İBK’nın hükümsüz kaldığı yorumu yine de yerinde değildir.

Somut olayda tartışılması gereken HAGB kararı verilen hallerde 5 yıl süre ile durdurulan zamanaşımı süresi içersinde dava açma hakkının devam edip etmeyeceği ve nihai karar verilinceye kadar zamanaşımına uğrayıp uğramayacağıdır. Burada 5 yıl süre ile tazminat davası için de zamanaşımını durduğu yorumuna gitmek de HAGB kararına ceza mahkûmiyetinden daha ağır bir sonuç yüklemek anlamına geleceğinden, netice olarak nihai karar olmasa da HAGB kararından itibaren 1 yıl içerisinde tazminat davası açabileceği sonucuna varmak hakkaniyete uygun olacaktır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, hakkında haksız fiil nedeniyle kamu davası açılan sanığın aleyhine açılan hukuk davasının süresinde açıldığı ve verilen kararın isabetli olduğu kanaatinde olduğumdan yerel mahkeme kararının onanması gerektiğini düşündüğümden Genel Kurul çoğunluğunun bozma kararına katılamıyorum.

KARŞI OY :

Yerel mahkeme kararında özetle; “Davalı taraf zamanaşımı defi ileri sürmüş ise de, davaya konu eylemi sebebiyle hakkında ceza kovuşturması başlatıldığı, görevi kötüye kullanmak suçundan yargılandığı ve mahkum olduğu, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulandığı, dava açıldığı tarihte henüz ceza zamanaşımı süresi dolmadığından davalının bu yönde ileri sürdüğü müruruzaman definin kabul görmediği, sonuç olarak manevi tazminata ilişkin taleplerin kısmen kabul edildiği”,

Yüksek Özel Dairenin bozma kararında ise; “tazminat talebine esas teşkil eden ceza yargılamasına ilişkin dosya kapsamında, 13.05.2002 günü gerçekleşen dava konusu haksız haciz nedeniyle davalının yargılanıp cezalandırılmasına ilişkin ceza mahkemesi kararının 20.01.2009 günü kesinleştiği, Borçlar Yasası'nın 60/2. maddesi gereğince zarara yol açan eylemin, aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu ( uzamış ) ceza zamanaşımı süresi olduğu, olay gününde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasası'nda düzenlenmiş olan görevi savsama suçuna ilişkin ceza zamanaşımı süresinin, aynı Yasa'nın 102/4 maddesi uyarınca 5 yıl olup eldeki davanın açıldığı 09.03.2009 gününde bu sürenin geçtiği, 5 yıllık zamanaşımı süresi geçse bile, davacının ceza davası devam ettiği sürece, ceza davasına katılarak kişisel hak isteme hakkı varsa da bu sürenin, ceza mahkemesince verilen cezalandırma kararı ile sona erdiği, Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davalının süresinde ileri sürdüğü zamanaşımı savunması kabul edilip zamanaşımı nedeniyle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle davalının sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulmasına karar verildiği,”

Yerel mahkemece benzer gerekçelerle karada direnildiği,

Anlaşılmaktadır.

Haksız fiillerde zaman aşımı, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun, 60. maddesinde ayrıca düzenlenmiş olup madde metninden anlaşılacağı üzere, haksız fiillere uygulanacak üç ayrı zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Bunlar, zarar görenin ‘zarar’ı ve ‘fail’i öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayacak olan 1 yıllık kısa süreli zamanaşımı; fiilin ‘vukuundan’ itibaren işleyecek 10 yıllık kesin süreli zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu durumlarda uygulanacak olan uzamış ( ceza ) zamanaşımı süreleridir. Yasanın 60. maddesinin 1. fıkrasına göre, haksız fiil nedeniyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesinden itibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olan zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmaz. Zarar ve sorumludan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. Eğer zarara uğrayan tüzel kişilik ise dava açmaya yetkili organın öğrenmesi dikkate alınır. BK.nun, m.60/I de belirtilen 10 yıllık zamanaşımı, zarar verici olaydan itibaren başlar. BK.nun, m.60/2. fıkrasında düzenlenen ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için ise öncelikle; zarar veren eylemin Ceza Kanunu ya da ceza hükmü taşıyan özel kanunun da suç olarak düzenlenmiş olması gereklidir. Haksız eylem aynı zamanda ceza yasası gereğince bir suç teşkil ediyorsa ve ceza yasası ya da ceza hükümlerini ihtiva eden sair yasalar bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin etmişse, tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur.

Bu husus, ana bir ilke olarak 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulanmıştır. Zira, ceza davasının zamanaşımı suçun türüne göre değişmekle beraber çoğunlukla, BK.nun, m. 60/I'deki hukuki zamanaşımından daha uzundur. O halde, fail hakkında açılmış bir ceza davası devam eder ve fakat o davaya şahsi davacı olarak zarar görenin katılma imkanı sağlanmaz ya da o uzun süreye denk olarak hukuk mahkemesinde ( hele ceza davası devam ederken ) tazminat davası açmasına izin verilmezse, denge bozulmuş olur.

Öte yandan, tazminat davalarına daha uzun süreli ceza davasına ilişkin zamanaşımının uygulanması için fail hakkında ceza davasının açılmış veya mahkumiyet kararı verilmiş bulunması gerekli değildir; sadece cezalandırılması kabil bir eylemin işlenmiş olması, bir diğer söyleyişle, haksız fiilin suç niteliğini taşıması yeterlidir. Bununla beraber hukuk hakimi, ceza tertibine ilişkin olarak ceza hakimince verilen ve suçun işlendiğini ya da işlenmediğini kesinlikle tespit eden bir hüküm varsa, bununla bağlıdır ( BK. m. 53 ).

Ceza davası derdest olduğu sürece, hukuk mahkemesinde açılmış olan tazminat davası hakkında da, zamanaşımı süresi işlemeyecek; bununla birlikte, olay tarihi dikkate alınarak, hukuk davası hakkında uygulanması gereken 5 yıllık uzamış ceza zamanaşımı süresi dolduktan sonra, ceza mahkemesinin kararı kesinleşir ise, bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren, BK.nun 60/1.maddesindeki 1 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde tazminat davası açılabilecektir.

Bu durumda, ceza mahkemesinin kararı kesinleştikten sonra artık 5 yıllık uzamış ceza zamanaşımı süresi uygulanmayacak; Borçlar Kanunu’nun ilgili hükmü devreye girecektir. O halde, ceza davasının kesinleştiği tarihin BK.nun 60/I.maddesinde düzenlenmiş olan, 1 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi olarak alınması gerekir. Hukuk davası, ceza davası derdest iken, açıldığına göre zamanaşımı süresinin geçtiğinden söz edilemez. Bunun gerekçesi, yukarıda bahsedildiği üzere 7.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanmış; ceza mahkemesinde istenebilecek bir hakkın, hukuk mahkemesinde zamanaşımına uğramış olacağı ve istenemeyeceğinin kabul edilemeyeceği vurgulanmış, yukarıda açıklanan gerekçeler karşısında, ceza davasının varlığı ve eldeki davaya etkisi nedeniyle davanın tüm davalılar açısından zaman aşımına uğramamış olduğunun ve işin esasının mahkemece incelenmesi gerektiğinin kabulü ile direnme kararının, bozulması gerekmiştir. ( Hukuk Genel Kurulunun 22.02.2011 tarih, 2011/4-640 esas ve 2012/89 sayılı kararı )

Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında; 818 sayılı Borçlar Kanununun 60.maddesinin 2. fıkrasıyla, haksız fiilin ceza kanunları gereğince müddeti daha uzun zamanaşımına tabi bir suç teşkil etmesi halinde tazminat davasının ceza zaman aşımına tabi olacağı ve ceza davasından önce zaman aşımına uğramayacağı yolunda, sevk edilmiş olan hüküm karşısında, ceza davası devam ettiği müddetçe zarar gören ceza mahkemesinden tazminat talep edebileceğine ilişkin düzenleme 11.05.2005 tarihinde 5347 sayılı Kanun ile değişikliğe uğrayarak yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un Geçici 1. maddesinde belirtildiği üzere; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır.” hükmü karşısında belirtilen tarihten sonra artık bu tür davaların ceza mahkemelerinde görülemeyeceği anlaşılmaktadır.

Bu sebeple 11.05.2005 tarihine kadar görülen ceza davalarında istenilmeyen şahsi hak taleplerinin 765 sayılı TCK’nun 102/4. maddesi uyarınca 5 yıllık ceza zamanaşımının dolmasından sonra da artık devam eden ceza mahkemesinden talep olunamayacağı sonucuna varılmaktadır.

Bu durumda davacının 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un Geçici 1. maddesi ile gerçekleştirilen yasal değişikliğin yapıldığı 11.05.2005 tarihinden sonra ceza zaman aşımının dolduğu 13.05.2007 tarihine kadar ceza mahkemesinde şahsi hak talebinde bulunmasına yasal engel oluştuğu göz ardı edilmektedir. Yüksek Özel Dairenin bozma kararına dayanak yaptığı “5 yıllık zamanaşımı süresi geçse bile, davacının ceza davası devam ettiği sürece, ceza davasına katılarak kişisel hak isteme hakkı varsa da bu sürenin, ceza mahkemesince verilen cezalandırma kararı ile sona erdiği” şeklindeki gerekçenin, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un Geçici 1. maddesinde yer alan; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır.” hükmü ile çelişmektedir.

Sonuç itibariyle; yerel mahkemenin direnme gerekçesinde belirttiği gibi, davacılar fail ve zararı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin verilen ceza mahkemesi kararına itirazın merciince reddine karar verildiği 20.01.2009 tarihinde öğrenmiş sayılacaklarından, eldeki davanın 09.03.2009 tarihinde açıldığı gözetildiğinde, davanın zamanaşımı süresinin henüz dolmadığı anlaşılacaktır. Tüm bu nedenlerle, davanın zamanaşımına uğradığına ilişkin çoğunluk kararına katılamamaktayız.