YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARININ UYGULANMAMASI,MANEVİ TAZMİNAT DAVASI KAMU GÖREVLİSİNCE YARGI KARARININ UYGULANMAMASI KİŞİSEL KUSUR

 

 

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO: 2006/4-309
KARAR NO: 2006/359
KARAR TARİHİ: 07.06.2006


MANEVİ TAZMİNAT DAVASI KAMU GÖREVLİSİNCE YARGI KARARININ UYGULANMAMASI KİŞİSEL KUSUR


ÖZET: Davacı, yürütmeyi durdurma kararının gerçek ve kalıcı nitelikte uygulanmadığı iddiasıyla manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Yürütmeyi durdurma kararı, mahkeme kararı olduğundan anılan kararlara yürütme ve idarenin uyma zorunluluğu vardır. Yargı kararlarına uyulmaması kamu görevlileri yönünden kişisel kusur oluşturur. Kararların yerine getirilmemesi sorumluluk için yeterlidir. Sorumluluk için idarenin ve kamu görevlisinin ayrıca kin, garez, husumet ve benzeri duyguların etkisi altında hareket etmesine gerek yoktur. Dosya kapsamından davalının imza ve işlemleri ile yürütmeyi durdurma kararının gerçek ve kalıcı şekilde uygulanmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda zararın kabulü ile davalının sorumlu tutulması gerektiği kuşkudan uzaktır.

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 12. Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 08.06.2004 gün ve 125-248 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 13.10.2005 gün ve 14562-10882 sayılı ilamı ile, (… Dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Yerel mahkemece dava reddedilmiş, kararı davacı temyiz etmiştir.

… Bakanlığı'nda müsteşar yardımcısı olan davacı 26.12.2002'de görevinden alınarak "müşavirlik" görevine atanmış, bu atamaya yönelik kararın idari yargı kararı ile iptali ile yasal sürede, 03.12.2003'de görevine iade edilmiştir. Daha sonra 26.01.2004 tarihinde davacının bu kez "APK uzmanlığı" kadrosu ile ataması yapılmıştır. Davacı bu yeni atama ile yargı kararının görünürde uygulandığı halde gerçekte uygulanmadığını belirterek eldeki bu davayı açmıştır. Yukarıdaki anlatım itibariyle idari yargı kararının gerçek anlamda uygulanmadığı, başka birisinin idari yargı kararı ile göreve dönmesi üzerine kadronun boşaltılmasında hukuki zorunluluk bulunmadığı, mevcut yasal düzenlemeye göre yargı kararının kadro aranmaksızın uygulanması gerektiği de gözetildiğinde davacı hakkındaki işlemle gerçek ve kalıcı nitelikte yargı kararının uygulandığından söz edilemez. Şu durumda davacı yararına takdir edilecek miktarda manevi tazminata hükmetmek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir …)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, idari yargı kararının uygulanmaması nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; … Bakanlığı müsteşar yardımcılığı görevinde iken, 26.12.2002 tarihli müşterek kararname ile bakanlık müşavirliğine atanan müvekkilinin; bu atamaya yönelik kararnamenin iptali istemiyle açtığı davada, Danıştay 5. Daire'since verilen yürütmeyi durdurma kararından sonra 03.12.2003 tarihinde görevine iade edildiğin; ancak, 26.01.2004 tarihinde ikinci kez görevinden alınarak Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı emrine APK uzmanı olarak atandığını; bu son atamaya, başka birinin idari yargı kararıyla göreve dönmesi sonucu kadro boşaltılması gerekçe olarak gösterilmiş ise de, boş bulunan diğer müsteşar yardımcılığı kadrolarına eş zamanlı başka atamalar yapılmış olmasının, yürütmeyi durdurma kararının gerçekte değil, görünürde uygulandığının göstergesi olduğunu; bu işlemler nedeniyle müvekkilinin mesleki kariyeri ve itibarı zedelendiği gibi, ailevi açıdan da ağır tesirleri olduğunu ileri sürerek, 10.000.000.000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili; davacı hakkında tesis edilen işlemin, tamamen yasal ve anayasal zorunlulukların gereği olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin, "davacının müsteşar yardımcılığı görevinden alınması yönündeki idari işlemin yürütülmesinin durdurulmasına dair yargı kararı uygulanarak 03.12.2003 tarihinde görevine iade edildiğini, takip eden dönemde yapılan atama işlemleri ile ilgili yargı kararı bulunmadığı gibi, idarenin uygulamaktan kaçındığı, başkaca yargı kararının da olmadığının anlaşıldığı" gerekçesiyle "davanın reddine" dair verdiği karar, özel dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

… Bakanlığı'nda müsteşar yardımcısı olarak görevli bulunan davacının, 26.12.2002 tarihli müşterek kararname ile bakanlık müşavirliğine atandığı; anılan kararnamenin iptali istemiyle açılan davada Danıştay 5. Dairesi'nin 22.09.2003 tarihli kararı ile "dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına" karar verilmesi üzerine davacının, 03.12.2003 tarihinde görevine iade edildiği; dava dışı şahsın yargı kararıyla müsteşar yardımcılığı görevine dönmesi üzerine kadro boşaltılmasında zorunluluk bulunduğu gerekçesiyle davacının görevinden alınarak 26.01.2004 tarihinde Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı APK uzmanı olarak atandığı ve boş bulunan başka bir müsteşar yardımcılığı kadrosuna 29.01.2004 tarihinde yeni bir atama yapıldığı uyuşmazlık dışıdır.

Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle uyuşmazlık; 22.09.2003 tarihli yürütmeyi durdurma kararının gerçek ve kalıcı nitelikte uygulanıp uygulanmadığı, bu bağlamda davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Bilindiği üzere, Anayasa'nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti, sosyal bir Hukuk D.i'dir. Bu noktada Hukuk D.i, insan hak ve özgürlüklerini ön planda tutan, bu hakları koruyucu, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm D. organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yönetenlerin her türlü işlem ve eylemleri yargı denetimine tabi olan bir D.tir.

Gerçekte de bireylerin D.e karşı güven duyabilmeleri, maddi ve manevi varlıklarını serbestçe, korkusuzca geliştirebilmeleri, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı bir sistem içinde olanaklıdır.

Şu durum karşısında Hukuk D.i ilkelerinin yaşamda tutulması, amacının sağlanması için bağımsız yargı kararlarına uymak kaçınılmaz bir zorunluluktur.

İşte bu nedenledir ki, yasa koyucu idarenin her türlü eylem ve işlemlerine yargı yolunu açık tutmuş, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uyma zorunluluğunu hükme bağlamıştır (Anayasa md. 125, 138).

Ayrıca Anayasa'nın 138. maddesi hükmüne paralel olarak; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinin 1. fıkrasında "… Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemeleri'nin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre, idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez …" hükmü yer almakta olup; 4. fıkrasında ise "mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açabilir" şeklinde bir düzenleme getirilmiştir.

Gerek öğretide, gerekse sapma göstermeyen yargısal içtihatlarda yargı kararlarını uygulamamanın, salt kişisel kusuru oluşturacağı benimsenmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, yürütmenin durdurulması kararları da nihai kararlar gibi bir mahkeme kararı olduğundan, anılan kararlara yürütme ve idarenin uyma zorunluluğu bulunduğu kuşkusuzdur.

Öte yandan, idari yargı ve Danıştay'ca verilen yürütmenin durdurulması veya iptal kararlarının salt uygulanmaması, bu kararları uygulamayan kamu görevlilerinin, zararın gerçekleşmesi halinde tazminatla sorumlu tutulmasını gerektirici bir olgudur.

Diğer anlatımla, sorumluluk için idarenin ve kamu görevlisinin ayrıca kin, garez, husumet ve benzeri duyguların etkisi altında hareket ettiklerinin araştırılmasına gerek yoktur. Salt yargı kararlarının yerine getirilmemesi sorumluluk için yeterli bir unsurdur (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 22.10.1979 gün ve 7/2 sayılı kararı).

Yargı kararlarının uygulanmaması, kamu görevlisi yönünden kişisel kusur oluşturmasının yanında; Türk Ceza Kanunu'nun 228. maddesinde açıklanan "D. memurlarından her kim bir şahıs veya memur hakkında memuriyetine ait vazifeyi suiistimal ile kanun veya nizamın tayin ettiği ahvalden başka suretle keyfi bir muamele yapar veya yapılmasını emreder veya ettirirse cezalandırılır" hükmünü ihlal eden suç niteliğinde olduğu ceza yargısı ile tespit edilmiştir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 05.05.1998 T., E. 98/14 MD. 122, K. 1998/167 sayılı kararı).

Somut olayda; davalının Bakanı olarak görevli bulunduğu sırada müsteşar yardımcısı olan davacı, bu görevinden alınarak müşavirlik görevine atanmıştır. Her ne kadar davacı, atama işleminin idari yargı kararı ile yürütülmesinin durdurulmasından sonra, 03.12.2003 tarihinde görevine iade edilmiş ise de, kısa bir süre sonra, 26.01.2004 tarihinde APK uzmanlığı kadrosu ile ikinci kez görev yerinin değiştirilmiş ve salt kadro boşaltılması nedenine dayalı olarak yapılan bu ikinci atamadan sonra, açık bulunan diğer müsteşar yardımcılığı kadrolarına başka atamalar yapılmış olması karşısında; Danıştay 5. Dairesi'nce verilen 22.09.2003 tarihli yürütmeyi durdurma kararının gerçek anlamda uygulandığından söz edilmesi olanaklı değildir.

Bu itibarla, davalının imza ve katkılarıyla yapılan işlemlerle, yürütmeyi durdurma kararı gerçek ve kalıcı nitelikte uygulanmadığından; zararın varlığının kabulü ile, davalının tazminatla sorumlu tutulması gerektiği kuşku ve duraksamadan uzaktır.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen ve davacı yararına manevi tazminat takdir edilmesi gereğine işaret eden özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, yanılgılı gerekçeyle davanın reddine dair önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'un 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 07.06.2006 gününde oyçokluğu ile karar verildi.


T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO:2009/4-453
KARAR NO:2009/553


>HUKUKİ SORUMLULUK
>İDARİ YARGI KARARLARININ UYGULANMAMASI


YETKİ VE GÖREVLERİ İTİBARİ İLE İDARİ YARGI KARARINI UYGULAMA İMKANINA SAHİPKEN, KARARIN GEREĞİNİ YERİNE GETİRMEYEN BAŞBAKAN, BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANI İLE BELEDİYE BAŞKANI DOĞAN ZARARDAN ŞAHSEN SORUMLUDUR.


İçtihat Metni

 Taraflar arasındaki "manevi tazminat" dâvasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Bursa Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi)'nce davanın reddine dair verilen 06.12.2006 gün ve 2005/245 E.-2006/627 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi'nin 26.05.2008 gün ve 2007/6404-2008/7002 sayılı ilamı ile; (V.1- Davacılar B... Barosu Başkanlığı, Doğayı ve Çevreyi Koruma Başkanlığı, Eralp, Fethiye, Kadriye, Burak, Nezih, İsmail, Nalan, Okan, N.Sinan, Erol ve Ş.Cankat'ın temyiz itirazları dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik gö-rülmemesine, özellikle idare mahkemesi davalarında taraf olmamaları veya idari davalarının ehliyet yönünden reddedilmiş olması, o davalarda vekil olarak görev yaptıkları konusunda da bir delil bulunmamasına ve doğrudan zarar gören durumunda olmadıklarına göre yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazları reddedilmelidir.

 2- Davacılar Ali, Cevdet, Yahya, Cumhur ve Şenay'ın temyiz itirazlarına gelince; dava idari yargı kararlarının uygulanmaması nedenine dayalı manevi tazminat isteklerine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ve karar davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

 a)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalılar O.Kaan ve Hikmet idare mahkemesi iptal kararlarının verildiği tarihteki görev ve yetki sınırları itibarıyla bu kararların uygulanması hakkında karar verebilecek konumda olmamaları nedeniyle bu davalılara yönelen temyiz itirazları reddedilmelidir.

 b)Davalılar R. T. E., Z. E. ve M. T/ye yönelen temyiz itirazlarına gelince; 09.12.1997 tarihli Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu Kararı ile izin verilen nişasta fabrikasının kurulacağı bölgenin tarım alanı olması nedeniyle fabrikanın nitelik ve kapasitesi itibarıyla ağır doğa ve çevre zararlarına yol açacağı iddia edilerek idare mahkemesine iptal davası açılmıştır. Bundan sonra yeni idari kararlar ile fabrika inşaatı için ruhsat verilmiş, fabrikanın kurulduğu taşınmaz imar planı değişiklikleri ile önce Büyükşehir daha sonra G... Belediyesi yetki alanı içine alınmıştır. Bu arada fabrika için Bayındırlık Bakanlığınca deşarj emisyon izni de verilmiştir. Tüm bu kararlar hakkında da yeni iptal davaları açılmış, en son 2004 yılı içinde kesinleşen idare mahkemesi kararları ile söz konusu fabrikanın kurulmasına izin veren tüm idari kararlar davacıların dayandığı gerekçeler doğrultusunda iptal edilmiştir.

İdare mahkemelerinin iptal kararlarının kesinleşmesinden sonra davacılar, bu kararları uygulamakla görevli olan davalılara yazılı uyarı ile bildirim yaparak iptal kararları doğrultusunda uygulama yapılmasını istemişlerdir. İdare hukukunun genel kuralları içerisinde asıl olan, bir idari kararın iptali halinde, iptal edilen karardan önceki durumun sağlanmasıdır. Ancak ne var ki, dava konusu olayda davalılar bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirmemişlerdir. İptal edilen idari kararlar nedeniyle fabrika tamamen izinsiz ve ruhsatsız hale gelmiş olduğundan faaliyetlerine son verilmesi gerekir. Yapılmış olan son düzenlemeye göre bu yetki G... Belediye Başkanlığı'na ait olduğu halde, bu yönde bir işlem yapılmadan sadece fabrikaya iptal kararlarına uyması yönünde şekli bir uyarı yapılmakla yetinilmiştir. Bu ise iptal kararlarının uygulandığı anlamına gelmez. Fabrikanın kurulup faaliyete geçmesi için gerekli izinleri vermiş olan Bayındırlık Bakanlığı iptal kararlarından sonra bu izinleri geri alması gerektiği halde bu yönde işlem yapıldığı konusunda hiçbir delil yoktur. Söz konusu fabrika Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu kararı üzerine kurulmaya başlanmış, bu karara karşı ve bundan sonraki diğer idari kararlara karşı açılmış olan iptal davaları nedeniyle verilen yürütmeyi durdurma kararlan üzerine bizzat davalı Başbakan tarafından imzalanmış olan 06.06.2003 tarihli yazı ile fabrikanın işletilmesine devam edilmesi bildirilmiştir. İptal kararlarının kesinleşmesinden sonraki aşamada ise yapılan yazılı bildirime rağmen iptal kararlarının uygulanması yönünde bir işlem yapmadığı gibi, 06.06.2003 günlü yazıdaki görüş doğrultusunda fabrikanın faaliyetine imkan verecek yeni idari ve yasal düzenleme arayışları içerisine girdiği anlaşılmaktadır. Böylece adı geçen üç davalı, yetki ve görev itibarıyla idare mahkemesi kararlarını uygulama imkanına sahip iken, bunun gereğini yerine getirmemişlerdir. Bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan İYUK'nın 28. maddesi uyarınca şahsen sorumludurlar.

 Davacılar Ali ile Cevdet, yaşadıkları bölgede kurulmak istenilen fabrikanın verimli tarım alanları içerisinde yer aldığı, böyle bir yerde sanayi tesisi kurulmasının tarım alanlarının azalmasına yol açacağı, doğa ve çevreye zararlar vereceği düşüncesi ile açmış oldukları idari davalar ile bunun önlenmesini amaçlamışlardır. "Özel hayatında sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarının (Anayasa madde 56-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 8)" korunması amacıyla açılan davalarda, davacılar Yahya, Cumhur ve Şenay vekillik görevi üstlenerek hukuki yardımda bulunmuşlardır. Açılan idari davalar sonucunda fabrikanın büyüklüğü ve niteliğine göre tarım alanı içerisinde kurulmasının hukuka uygun olmadığı temel gerekçesi ile iptal edilmiştir. Bundan sonra yapılması gereken kesinleşen idare mahkemesi kararlarının hiçbir surette değiştirilmeden ve gecikmeden uygulanmasıdır (Anayasa madde 138/4). Ancak, yukarıda açıklandığı üzere idare mahkemesi kararlarının uygulanması mümkün olmamıştır.

 Herkes medeni hak yükümlülüklerinin karara bağlanmasını bir yargı yerinden isteme hakkına sahiptir (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 6/1). Şüphesiz bu hak yargı kararlarının uygulanmasını da kapsamaktadır. Bunun aksini düşünmek yasaların bağlayıcılığı ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulmuş olan hukuk devleti ilkesine de uymaz.

 Davacılar Ali, Cevdet, Yahya, Cumhur ve Şenay zorlu, uzun ve karmaşık bir yargılama sürecine dahil olmuşlar ve yetkililerin lehlerine verilen kararlara uymasını sağlamak için ayrıca uğraşı göstermişler, ancak tüm bunlara rağmen istedikleri sonuca ulaşamamışlardır. Böyle bir durum hukukun üstünlüğü ile

 yönetilen devletin temel ilkelerinin ihlal edilmesi anlamına geldiğinden, da-vacıların medeni hakları kapsamındaki sosyal kişilik değerlerine zarar verildiği kabul edilmeli ve olayın gösterdiği tüm özellikler değerlendirilmek suretiyle uygun miktarda manevi tazminat verilmelidir. Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı şekilde davanın tümden reddine karar verilmiş olması doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir...") gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 Temyiz Eden: Davacılar Ali, Yahya, Cumhur, Şenay ve Cevdet ile davalı Mehmet vekili

 Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görü-şüldü:

 Dava, idari yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.

 Davacılar vekili, davacılardan bir bölümünün, B... E... O..., Y... G... ilçesi, G... ve G... köyleri mevkiinde yer alan C... Tarım San. Tic. A.Ş.'ye nişasta fabrikası kurmasına ve yürütülmesine olanak tanıyan Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu'nun, imar planı değişikliğine ilişkin B... Valiliği İl İdare Kurulu'nun, inşaat ruhsatı verilmesine dair kararın iptali için dava açtıklarını, tüm kararların iptaline karar verildiğini, bu dava devam ederken, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nm davaya konu mevzi imar plan değişikliği yaptığını, karar aleyhine iptal davası açıldığını, bu işlemin iptaline karar verildiğini, davalıların başında bulunduğu idarelerin bu kez, mahkeme kararlarını etkisiz kılmak için, iptal edilen imar planını tekrar değiştirdiğini ve değişikliğe uygun yeni inşaat I ruhsatı verdiğini, bu işlemin de iptal edildiğini, ayrıca, tesise deşarj ve emisyon izin belgeleri verilmesine ilişkin B... İl Mahalli Çevre Kurulu'nun kararının da iptal edildiğini, iptale ilişkin dört davanın da temyiz aşamasında olduğunu, ancak; kararların uygulanması için kesinleşme şartı aranmadığını, uygulanmayan dört kararın da aynı olaydan kaynaklandığını, amacın; C. A.Ş.'nin nişasta fabrikası kurmasına olanak yaratmak olduğunu, diğer idari birimlerin i de bu karar doğrultusunda idari işlem tesis ettiklerini, hukuka aykırı kararların oluşturulmasında tam bir eylem birliği içinde olduklarını, mahkemelerce verilen

 iptal kararlan karşısında söz konusu tesis faaliyeti durdurulması zorunlu kaçak yapı haline gelmiş olmasına rağmen, tam kapasite ile üretim yapmaya devam ettiğini, kararların uygulanması için ilgili ve yetkili idari birimlere İYUK m. 28 uyarınca başvurularak, 30 gün içinde yargı kararlarının uygulanmasının istendiğini, ancak; davalı kamu görevlilerinin, yasaca tanınan süre içinde karar gereklerini yerine getirmediklerini, davaya konu iptal kararının davalılarca uygulanmamasının davacıları manevi yönden zarara uğrattığını, anılan davalarda güdülen hedefin sağlıklı ve düzenli bir çevrede yaşamak, gelecek kuşaklara kirlenmemiş bir çevre bırakmak olduğunu, çevre hakkının insan hakkı olup, hukukun koruması altında bulunduğunu, kamu görevlisi olan davalılarca yargı kararlarının uygulanmaması ve hukuka aykırı davranılmasının, davacıların Anayasal düzene karşı inanç ve güvenlerinin sarsılmasına yol açtığını, büyük acı ve üzüntü duyduklarını, BK'nın 49. maddesine göre; manevi tazminat talep haklan doğduğunu ileri sürerek, her bir davacı için 5.500.00 YTL olmak üzere toplam 99.000.00 YTL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

 Davalı yerel yöneticiler, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar davacı sıfatına haiz olabileceklerini, davacıların tümünün, tazminat davasına mesnet olarak ileri sürdükleri husustan dolayı, haklarına doğrudan halel geldiğini ileri sürülemeyeceğinden, davacıların bu davayı açma ehliyetleri bulunmadığını, sözü edilen idari kararların Bakanlar Kurulu ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın kararları ile yürürlüğe konduğunu, idari yargı kararlarının uygulanmamasından kaynaklanan sorumluluğun ken-dilerinde olmadığını beyanla davanın reddini istemiştir.

 Davalı Başbakan, davacılar lehine manevi tazminat isteme koşullarının oluşmadığını, idarelerce yargı kararlarının yerine getirildiğini, bu kararlarla ortaya konulan usuli eksikliklerin giderildiğini ve ülke ekonomisi açısından çok önemli olan bu tesisin hukuka ve mevzuata uygun şekilde faaliyette bulunmasının sağlandığını, bahse konu olayda idarelerce gerçekleştirilen tüm işlemlerin hukuka, mevzuata uygun olduğunu, müvekkiline atfedilecek bir kusurdan veya davacılara yönelik özel bir kasıttan söz edilemeyeceğini, davacıların bizzat şahıslara yönelik bir koruma sağlamayan mahkeme kararlarının sözde uygulanmamasının davacılarda herhangi bir zarara sebebiyet vermeyecegini, ayrıca talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir.

 Mahkemece, davanın reddine ilişkin olarak kurulan hüküm Özel Daire'ce yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

 Yerel mahkemece, Başbakan ve Bayındırlık ve İskan Bakanı yönünden verilen bozma kararına direnilmesine ve bunlar bakımından davanın reddine, diğer yönlerden uyulmasına ve davalı belediye başkanı bakımından davacılarının her biri için 3.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesine karar verilmiştir.

 Genel Kururdaki görüşmeler sırasında, davacıların bir kısmının daha önce idari yargıda görülen davalarda vekil olarak yer alması nedeniyle, idari yargı kararlarının yerine getirilmemesinden kaynaklanan eldeki davada aktif husumet ehliyetlerinin bulunup bulunmadığı ön sorun olarak değerlendirilmiştir.

 Herkesin medeni hak yükümlülüklerinin karara bağlanmasını bir yargı yerinden isteme hakkına sahip olduğu (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 6/1), bu hak yargı kararlarının uygulanmasını da kapsadığı, bu durumun yasaların bağlayıcılığı ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulmuş olan hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğu açıktır.

 Açılan idari davalarda vekil olarak yer alan Cumhur ile Şenay'ın B... bölgesinde yaşamaları nedeniyle, söz konusu fabrikanın çevreye zarar vermesi, bölgede sağlık ve yaşam için risk oluşturmasından dolayı bu fabrikanın kurulmasına ve çalışmasına karşı idari mahkemeler önündeki yargılamalarda idari yetkililer aleyhine mücadele etmişler, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamaya ilişkin anayasal haklara dayalı davalar açmışlardır. İdare mahkemelerinden müvekkilleri lehine kararlar alan davacıların zorlu ve karmaşık bir yargılama sürecine dahil olduğu, yetkililerin verilen kararlara uymasını | sağlamak için ayrıca uğraşı gösterdikleri, ancak tüm bunlara rağmen istedikleri sonuca ulaşamadıkları, idari yetkililerin idare mahkemesinin kararlarına uymaması nedeniyle davacıların ıstırap çektikleri ve böyle bir durum hukukun üstünlüğü ile yönetilen devletin temel ilkelerinin ihlal edilmesi anlamına geldiği anlaşıldığından, davacıların medeni hakları kapsamındaki sosyal kişilik değerlerine zarar verildiği tespit edilmiştir (Davayı takip eden avukatların da

 işlenen haksız eylemden zarar görebileceği ve manevi tazminat davası açabileceği yönünde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Okyay ve Diğerleri Türkiye Davası kararı; Başvuru No: 36220/97; 12 Temmuz 2005). Bu itibarla davacı avukatların, aynı zamanda suç oluşturan yöneticilerin idari yargı kararlarını uygulama yönündeki eylemlerinden kişisel olarak da zarar gördükleri ve dolayısı ile aktif husumet ehliyetine sahip oldukları anlaşılmakla, oyçokluğu ile önsorun reddedilerek işin esasına geçilmiştir.

 1- İşin esası yönünden yapılan incelemede, Anayasa'nın 112. mad-desinde Başbakan'ın, Bakanlar Kurulu'nun başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlayacağı ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözeteceği, Bakanlar Kurulu'nun, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumlu olduğu, her bakanın, Başbakana karşı sorumlu olup, ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumlu bulunduğu, Başbakan'ın, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlü olduğu; yine Anayasa'nın 138/son maddesinde; yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları; bu organların ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği kuralı yer almaktadır.

 Diğer taraftan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası'nın 28. mad-desinde; Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde işlem tesis etmek veya eylemde bulunmak zorunda bulunduğu, aynı maddenin 4. fıkrasında, mahkeme kararlarını 30 gün içinde yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında tazminat davası açılabileceği hükme bağlanmıştır.

 Ayrıca, ceza hukuku yönünden, yargı kararlarının gereklerini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylemleri, 765 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 228. ve 5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası'nın 257. maddesi kapsamında suç sayılmaktadır. Uygulamada, yargı kararlarını yerine getirmeyenlerin tazminatla da sorumlu tutulacakları kabul edilmekte, kararın otuz gün içinde uygulanmamış olması kişisel sorumluluk için yeter sayılmaktadır.

 22.10.1979 gün ve 1978/7-1979/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nda da; kişisel kusur, "İdare ajanının kamu görevini yerine getirirken, idare fonksiyonu, kamu görevi gerek ve koşullarına aykırı ve yabancı olan, bu nedenle idareye atıf ve isnat olunamayan, doğrudan doğruya ajanın şahsına isnat olunan ve kişisel sorumluluğunu gerektiren tutum ve davranış" olarak tanımlanmış; açık, kesin ve emredici yasa kurallarına bilerek aykırı davranış kişisel kusur olarak kabul edilmiş, yürütmenin durdurulması kararının yalnızca uygulanmaması bu kararı uygulamayan kamu görevlisinin, zararın gerçekleşmesi halinde tazminatla sorumlu tutulması için yeterli olduğu, sorumluluk için ayrıca kin, garaz, husumet ve benzeri duyguların etkisi altında hareket etmelerinin araştırılmasına gerek olmadığına ve yürütmenin durdurulması kararını yerine getirmeyen kamu görevlisinin hukuki sorumluluğu yönüne gidilebilmesi için ilgilinin açmış olduğu iptal davası sonucunun beklenmesine gerek olmadığına karar verilmiştir.

 Danıştay Onuncu Dairesi'nin 27.02.2007 gün ve 2004/13990 Esas-2007/739 Karar sayılı ilamında ise "...yargı kararını uygulamama eyleminin, gerçekte bu konuda idare adına yetki kullanan kamu görevlilerinin kişisel kusurlarından doğduğu..." vurgulanmıştır.

 Yargı kararını uygulamak durumunda bulunanların, kararın eksikliğini veya yanlışlığını tartışma yetkileri bulunmadığı gibi, bu kararları eksik uygulamaları, uygulamış gibi davranarak işleme yapay bir görüntü vermeleri de kararın uygulandığı sonucunu doğurmaz. Kararın 30 gün içinde uygulanmamış olması kişisel sorumluluk için yeter sayılmaktadır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 02.07.2008 gün ve 2008/4-464 E., 2008/465 K. sayılı ilamında da aynı hususlar benimsenmiştir.

 24.07.2002 tarihinde 57. Hükümet zamanında alınan 2002/7 sayılı Bakanlar Kurulu Prensip Kararı ile; "B... ili, O... ilçesindeki 1634 parsel sayılı alanda Yüksek Planlama Kurulu'nun 09.12.1997 tarihli ve 97/T-89 sayılı kararı ile kurulmasına izin verilen C... Tarım Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'ne ait fabrikanın işletilmesine ekli gerekçelerle devam edilmesi; Bakanlar Kurulu'nca kararlaştırılmıştır."

 Kararı uygulamakla yükümlü yerel yöneticiler iptal kararları ve Bakanlar Kurulu'nun Prensip Kararı karşısında uygulamanın ne şekilde yapılması ge-

rektiği konusunda tereddüde düşmüşler ve konuyu Başbakanlığa bildirerek, ne şekilde uygulama yapılması gerektiğini sormuştur.

 Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü tarafından Çevre ve Orman Bakanlığı'na hitaben yazılan ve davalı Başbakan R. T. E. tarafından imzalanan 06.06.2003 tarihli yazıda; "...Söz konusu Bakanlar Kurulu Prensip Kararı halen yürürlükte olduğundan, uygulamanın prensip kararına göre yapılması hususunda gereğini rica ederim..." denmiştir.

 Davaya konu somut olayda; Bayındırlık ve İskan Bakanlığının 1/25.000 ölçekli çevre düzeni imar planında değişiklik yapılmasına ilişkin işleminin iptaline dair Danıştay Altıncı Dairesi tarafından verilen 26.11.2002 tarih ve 2002/4839-5652 sayılı kararı; mevzi imar planı değişikliğine ilişkin B... Valiliği İl İdare Kurulu'nun 30.04.1998 günlü kararı ile verilen inşaat ruhsatının iptaline ilişkin Bursa İkinci İdare Mahkemesi'nin 2004/990-1560 sayılı kararı; nişasta fabrikası kurulmasına imkan veren 1/1000 ölçekli mevzii imar planının onaylanmasına ilişkin B... İl İdare Kurulu'nun 28.12.1999 günlü kararı ile 25.02.2000 günlü yapı ruhsatı verilmesine dair kararların iptali konusundaki Bursa İkinci İdare Mahkemesi'nin 08.11.2004 gün ve 2004/1127-1561 sayılı kararı ve kurulan tesise bir yıl süre ile deşarj izin belgesi ve emisyon izin belgesi verilmesine ilişkin B... İl Mahalli Çevre Kurulu'nun 10.08.2000 günlü kararının iptali konusundaki Bursa İkinci İdare Mahkemesi'nin 08.11.2004 tarih ve 2004/1105-1633 sayılı kararının yetkililerce usulüne uygun şekilde uy-gulanmadığı saptanmıştır.

 Davacılar Ali, Yahya ile Cevdet'in yaşadıkları bölgede kurulmak istenilen fabrikanın verimli tarım alanları içerisinde yer aldığı, böyle bir yerde sanayi tesisi kurulmasının tarım alanlarının azalmasına yol açacağı, doğa ve çevreye zararlar vereceği düşüncesi ile açmış oldukları idari davalar ile bunun önlenmesini amaçlamışlardır. Özel hayatında sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarının (Anayasa madde 56 - Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 8) korunması amacıyla açılan davalarda, davacılar Yahya, Cumhur ve Şenay vekillik görevi üstlenerek hukuki yardımda bulunmuşlardır. Açılan idari davalar sonucunda fabrikanın büyüklüğü ve niteliğine göre tarım alanı içerisinde kurulmasının hukuka uygun olmadığı temel gerekçesi ile alınan idari kararlar iptal edilmiştir. Bundan sonra yapılması gereken, kesinleşen idare mahkemesi kararlarının hiçbir surette değiştirilmeden ve gecikmeden uygulanmasıdır (Anayasa madde 138/4). Ancak, yukarıda açıklandığı üzere idare mahkemesi kararlarının uygulanması mümkün olmamıştır.

 Yine alınan idari yargı kararlarını etkisiz kılmak ve fabrikanın faaliyetine devamını sağlamak için, Bakanlar Kurulu 05.05.2005 tarihinde aldığı kararla; "... C... Tarım Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye ait mısır işleme tesislerinin bulunduğu toplam 212.240 m2 büyüklüğündeki alanın Özel Endüstri Bölgesi olarak ilan edilmesi; Endüstri Bölgeleri Koordinasyon Kurulu'nun 05.04.2005 tarihli ve 2005/01 sayılı Kararına dayanan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın 26.04.2005 tarihli ve 5022 sayılı yazısı üzerine, 4737 sayılı Kanun'un geçici 2. maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca kararlaştırılmıştır/'

 Başbakanlık aleyhine davacılar ve arkadaşları tarafından bu Bakanlar Kurulu Kararı'nın iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemi ile dava açılmış, Danıştay Onuncu Dairesi 08.06.2006 gün ve 2005/6613 E. sayısı ile verdiği karar ile sözü edilen Bakanlar Kurulu Kararı'nın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş, ne var ki, tüm bu kararlara rağmen fabrika faaliyetine devam etmiştir.

İdari yargı kararlarının kesinleşmesinden önce ve sonra davacılar, bu kararları uygulamakla görevli olan davalılara yazılı uyarı ile bildirim yaparak iptal kararları doğrultusunda uygulama yapılmasını istemişlerdir. İdare hukukunun genel kuralları içerisinde asıl olan, bir idari kararın iptali halinde, iptal edilen karardan önceki durumun sağlanmasıdır. Ancak ne var ki, dava konusu olayda davalılar bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirmemişlerdir. İptal edilen idari kararlar nedeniyle fabrika tamamen izinsiz ve ruhsatsız hale gelmiş olduğundan faaliyetlerine son verilmesi gerekir. Yapılmış olan son düzenlemeye göre bu yetki G... Belediye Başkanlığı'na ait olduğu halde, bu yönde bir işlem yapılmadan, sadece fabrikaya iptal kararlarına uyması yönünde şekli bir uyarı yapılmakla yetinilmiştir. Bu ise, iptal kararlarının uygulandığı anlamına gelmez. Fabrikanın kurulup faaliyete geçmesi için gerekli izinleri vermiş olan Bayındırlık Bakanlığı, iptal kararlarından sonra bu izinleri geri alması gerektiği halde, bu yönde işlem yapıldığı konusunda hiçbir delil sunmamıştır. Söz konusu fabrika, Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu kararı üzerine kurulmaya başlanmış, bu karara karşı ve bundan sonraki diğer idari kararlara karşı açılmış olan iptal davaları nedeniyle verilen yürütmeyi durdurma kararları üzerine, bizzat davalı Başbakan tarafından imzalanmış olan 06.06.2003 tarihli yazı ile fabrikanın işletilmesine devam edilmesi bildirilmiştir. İptal kararlarının kesinleşmesinden sonraki aşamada ise yapılan yazılı bildirime rağmen iptal kararlarının uygulanması yönünde bir işlem yapmadığı gibi, 06.06.2003 günlü yazıdaki görüş doğrultusunda fabrikanın faaliyetine imkan verecek yeni idari ve yasal düzenleme arayışları içerisine girdiği anlaşıl-maktadır.

 Böylece, davalılardan Başbakan R. T. E., Bayındırlık ve İskan Bakanı Z. E. ile G... Belediye Başkanı M. T.'nin yetki ve görevleri itibarıyla idare mahkemesi kararlarını uygulama imkanına sahip iken, bunun gereğini yerine getirmedikleri ve bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan İYUK'nın 28. maddesi uyarınca şahsen sorumlu oldukları kabul edilmiştir.

 Hal böyle olunca, idari yargı kararlarını uygulamakla yükümlü yerel yöneticilerin idari yargı kararlarını uygulamayıp, fabrikanın faaliyetini devam ettirmesi yönünde emir ve talimat veren, yine idari yargı kararlarının geçersiz kılınması için bu yöreyi özel endüstri bölgesi ilan eden Başbakan ile idari yargı kararlarının uygulanması konusunda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeyen Bayındırlık ve İskan Bakanı'nın kararların infaz edilmemesinden sorumlu bulunduğu anlaşılmakla, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 2- Davalı M. T. yönünden mahkemece bozmaya uyularak davacılar yararına manevi tazminata hükmedilerek yeni bir hüküm kurulduğundan, bu yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Dairesine gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: 1- Davacılar Ali, Yahya, Cumhur, Şenay ve Cevdet vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile davalı R. T. E. ve Z. E. yönünden direnme kararının Özel Daire'nin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK'nın 429. maddesi gereğince oyçokluğu ile (BOZULMASINA),

2- Davalı M. T. yönünden kurulan yeni hükme yönelik taraf vekillerinin temyiz itirazlarının değerlendirilmesi için oybirliği ile dosyanın Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi'ne gönderilmesine, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 25.11.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi